15.10.2008

Tribülasyon Yolcusu

Yağmur yağıyor... Sıraya dizilmiş, geçsin diye beklediğimiz saniyeler kadar sarı, şu ilkbahar ile karışmış sonbahar gülüşün. Göz bebeklerine tutunan damlacıklar kadar ağlak, ağır bir şiir gibi kalıyorum gölgende. Her adımında biraz daha mavi, biraz daha koyu yeryüzü...
Ve yağmur yağıyor... Buluşlarımızın perde arkasında kalmış kılıflarını bulmasalardı, özgürce öpebilecektim seni. Üstümden ne çeşit renkte bulutlar geçerse geçsin diyecektim, ve sevecektim seni, sonsuz der gibi... Yok gibi sevecektim. Ve şimdi biraz daha siyah, biraz daha korkak gibi yeryüzü...
Sonra duraklıyor yağmur... Bir sayfasını daha çevirmiştik yarım kalmış, ölmeden hortlamış, yastık kadar uykutucu hayatımızın. Sadece bir gün içinde yıllarımızı süpürüyorlardı. Anladık artık gecelerin gündüze hep aynı şekilde gebe kalmasından. Aynı izlerimizi, aynada ki ayrılıklarımızla bir daha karşılaşmak, yine yüzsüz gibi sevmek zorluyor beni. Bilmemne kafalarının durulmayan yolculuklarından bize neydi ki? Sayfalarca tükenmiş bir tutkuyu tekrar ve tekrar izlemek de zorluyordu beni.
Duraklıyor yağmur... Yatağımın altından bir güzel kaldırmışlar cesetlerimi. Aynamda ise anısı kalmış gözyaşlarımı dağıtmışlar. Tertemiz olmuştum, pırıl pırıl bakılası bir hayattı şimdi. Minettarım piçler. Biraz daha sessiz, biraz daha kaçmış gibi gökyüzü...
----
di da du,Bulut var yağmur yok... da di du gibi takıntılı eklerde okudum seni. Ünlemlerini ve noktalarını kaybetmiştin. Uzun zaman oldu, virgüllerin oldu. Paragraf oldun. Ama hiç noktaların yan yana durmadı, çok fazla sırıtıyordu damdan düşercesine. Herkes bakıyordu, gülüyordu. Okunaklı olamasan da dokunaklıydın. Sevmiştim seni. Polen ol, kon bir kış sabahı yastığıma.

Hiç yorum yok: