17.10.2008

Aç gözlerini Eliza

ölümden öte bir şey bu
aç gözlerini yoksa olmamışlıklara yüzerim.

öyle bir şey ki
caddelerin adı yok
haysiyetsiz gözlerin
ben diye hitap ettiği
misal diye demiyorum
ölümden öte bir şey bu
aç gözlerini Eliza

kalpten bir uçurum diye
yasakladıkları şeydin sen bana
tanrıların gözleri kapalı
senin gözlerin kapalı
misal diye mi diyorsun
aç gözlerini Eliza
son kez diyorum.

15.10.2008

kaybederim seni diye, demiştim ona...

aklında yaşadığın onca hayat sonrası, kültablasında uyuya kalabilecek kadar sersemlemiş gözlerin de, o parlıyor.

kaybederim seni diye, demiştim ona...

iki satır sonrasını bilmeden yazıyordum. kitap okumuyordum ve bu, hissizlik olarak nitelendiriliyordu. göreceli kavramlardan uzak, yalnız bir yaşam sürer gibi onu da istiyordum. yalnızca onu. hemen parmaklarımın arasında. sigaradan daha yakın, şarkılardan daha var gibi girmesi kulağımdan...

günün bir sonbaharında araba kullanıyordum. otobandaydım ve önüme sen çıktın. kışı hiç bu kadar erken beklemiyordum. dondum. dudaklarının ardından süzüldüm gittim, gittim biraz daha.. ve kasıklarına geldiğimde sen, kıştın ve baharları sevmiyordun. ben sonundaydım...

adını hatırlayamadığım güzel ve endişeli bir yoldun. üstünden bir ben geçmeliydim. sessizce.

kaybederim seni diye, demiştim ona...

bazen değil, çoğu zaman gerçekten yetmiyor ölmüş ama diri gibi duran, yalnızca halsiz kalmış, gün içine çıkmamış hayallerini bıçaklamaya. hepimiz birer katildik bazı şeylerin sonlarına diye gelip başlangıçlarımızda. ve bazen de fazlasıyla yutardık hem kendimizin, hem başkalarının tükürdüklerini. buna bir dur dedim, gel benimle dedim. bir mevsim de sen ol. sonra ilkbahar la yazı sen de arıyayım dedim. kışlar zaten bizimdi. sonbaharda sana rastlamıştım. birden gözlerimde belirdin ve içten dışa doğru bir ezilmelik kazalar oldu. kasıklarına vardığımda kıştın. dudakların yanıyordu...

güneşin anlında sigara içiyorduk. aynı sigarayı beraber paylaşıyorduk. güneşin bize eşlik etmesi büyük bir onurdu. içtik, içtik.. tekrar içtik ve bize bir soru sordu. hangi yüzyıldaydık? ya heptik. ya hiç. bunun bilmek, dünyaların yetmeyeceği bir değerdi. söylemediler... sen düştün. ben de arka plan da siyah fon adlı şablonda asılı kaldım. sigaram güneşte kaldı. geldiğinde alacaktık beraber. kirpiklerinde umut yakalıyordum. farkında olmadan yastığının altına koyuyordum ve sen, beni ve umutlarını özlüyordun. geçmişte kalmış geçirilmiş düşsülerin sırası değildi. biz birbirimizi seviyorduk. ama şehirler değil.

kaybederim seni diye, demiştim ona...

uzun uzun satırlardan düşe düşe onca imlalar senin olsa da, tek bir noktalamama takmıştın. sonbahardı, arabaya bindim. sigara elimdeydi, güneşi kaybetmiştik. sokak lambalarında hep bir ölü, sarkıyordu. camımı yarıladım, gözlerimde bir şey oldu. ovuşturdum...

Burda bir olay oldu, sandığımız gibi değil

yine bir kadın ve kovalar dolusu kan,
yeni bir kadın ve yanında baygın bir adam.
mevsimlerden; ilkbahar yaz, sonbahar kış.
bir çin filminin kış senaryosunda
koşarken görüyorum seni,
gözyaşların kirpiklerinde donmuş.
sonbaharda bir olay oldu, sandığımız gibi değil...

eli kanda, mevsimlerden mevsim beğenecek,
karanlık bir odada o kadın.
dili kesilmiş, ilkbaharda yaşadığı son aşkı anımsıyor
yeni kadın. kana tutulan adam 4 yıl önce ölmüştü.
bir trafik kazasında sokak lambasının direğinden geçerken görmüştü onu
karanlık bir odada olan o kadın.
ilkbahar hiç bu kadar sersemleştirici unsurlar içermemişti
mevsimlerde bir olay oldu, sandığımız gibi değil...

bir yarasanın günlüğü kadar karanlık
ve dişlek bir gecenin dişi çekilecek!
bir çin filminin mevsimlerden
ilkbahar yaz, sonbahar kış senaryosunda
gözyaşlarında donmuş, 4 yıldır ak diye beklediği bir rüzgar
dili kesik kadın onu örttü, sakladı.
aynı kadın, onu diğer kadının gözünde 4 yıllık bir mevsim yaptı.
burda bir olay oldu, sandığımız gibi değil..

duraklamalardan önce

leonardo nun gömleği
eliza nın içeceği
senin burnun
benim parmaklarım
of
halsizlikten sönmüş beddualar
eğrilmiş sokak lambalarında
geç kalınmış bir otobüsün
durağı..

hayatın sırları iniyor
elizanın içeceğine
kokluyorsun burnunla onu
kanatlanıp uçuyorken
tutuyorum seni
leonardo nun gömleği
yanıyor...
beddualar dua oluyor.
ve otobüs halen kayıp

yanıyor leonardo da
eliza ayakta
senin burnun
benim ağızımda
ve tutuyorum durağı
dualar beddua oluyor...

SonuçtaYağmur

en yakın oldukları anı

0.02 santim olması değiştirmedi

ve 73 saat sonra aşık olması da

yetmedi, güneşi gözleyen mumun

tırnak ucu gölgesinde ki sineğe

yumruk atmasına..

üç ay gelebilirdi ve sonra

gidebilirdi. konu o değil.

o gece de yağmur yağmayışı

bir seni üzebilirdi

ve bil ki

yağışlı bir hava olsaydı da

onun şemsiyesi mutlaka vardı.


bu gece yağmur yağabilir

göz bebeklerimde biriken tomurcuklar

damla olup süzülebilir

ve bir sele kapılıp

düzülebilir.

Tribülasyon Yolcusu

Yağmur yağıyor... Sıraya dizilmiş, geçsin diye beklediğimiz saniyeler kadar sarı, şu ilkbahar ile karışmış sonbahar gülüşün. Göz bebeklerine tutunan damlacıklar kadar ağlak, ağır bir şiir gibi kalıyorum gölgende. Her adımında biraz daha mavi, biraz daha koyu yeryüzü...
Ve yağmur yağıyor... Buluşlarımızın perde arkasında kalmış kılıflarını bulmasalardı, özgürce öpebilecektim seni. Üstümden ne çeşit renkte bulutlar geçerse geçsin diyecektim, ve sevecektim seni, sonsuz der gibi... Yok gibi sevecektim. Ve şimdi biraz daha siyah, biraz daha korkak gibi yeryüzü...
Sonra duraklıyor yağmur... Bir sayfasını daha çevirmiştik yarım kalmış, ölmeden hortlamış, yastık kadar uykutucu hayatımızın. Sadece bir gün içinde yıllarımızı süpürüyorlardı. Anladık artık gecelerin gündüze hep aynı şekilde gebe kalmasından. Aynı izlerimizi, aynada ki ayrılıklarımızla bir daha karşılaşmak, yine yüzsüz gibi sevmek zorluyor beni. Bilmemne kafalarının durulmayan yolculuklarından bize neydi ki? Sayfalarca tükenmiş bir tutkuyu tekrar ve tekrar izlemek de zorluyordu beni.
Duraklıyor yağmur... Yatağımın altından bir güzel kaldırmışlar cesetlerimi. Aynamda ise anısı kalmış gözyaşlarımı dağıtmışlar. Tertemiz olmuştum, pırıl pırıl bakılası bir hayattı şimdi. Minettarım piçler. Biraz daha sessiz, biraz daha kaçmış gibi gökyüzü...
----
di da du,Bulut var yağmur yok... da di du gibi takıntılı eklerde okudum seni. Ünlemlerini ve noktalarını kaybetmiştin. Uzun zaman oldu, virgüllerin oldu. Paragraf oldun. Ama hiç noktaların yan yana durmadı, çok fazla sırıtıyordu damdan düşercesine. Herkes bakıyordu, gülüyordu. Okunaklı olamasan da dokunaklıydın. Sevmiştim seni. Polen ol, kon bir kış sabahı yastığıma.